26 Mayıs 2012 - Cumartesi
AYAZLAR NEDEN SABAH ÇÖKER DÜŞLERİME
Bir sabahın seherinde yine ayaz düştü düşlerime. Çiseleri kırağı oldu gönlüme. Çivi misali çakıyor bendime... Haykıramadım lal oldu dilim. Gözler sustu, göz pınarlarım akmıyor, kurudum, çöl misaliyim ama çöl kuraklığı bile yakamadı ateşi içimde... Ağlayamadım dökülsün diye kendime ait sığ avuntularım. Yine bana kaldı düşemedi dilimden dışarı... Heyhat çatladı hasretinden bir iki güzel sese kulaklarım. Hoş tınılar gün görmemiş beste hala kendine ait kuytu yerlerde... Belki bir kayanın kovuğunda rüzgarı bekliyor çoban Hasan'a ilham olmak için... Rüzgarından uğuldayacak ve bir ıslık diline dolanacak çoban Hasan'ın... Oysa ne rüzgar var yaprakları süpürecek, ne bir esinti var kayaya ses verecek, çoban Hasan sürüyü çoktan ağılda avutuyor... Rüzgarlar borana gebe... koptu kopacak fırtına...
Geçiyor günler dertleri kurutup desteleyerek yakamıyorum kuzine sobamda... Isınmak yetmiyor sadece soğuk gecelerde... Kaçmak çözüm değil sırlı perdelerde çok oyun var. Sahnesi alayişli alabildiğince. Ve gölgeler var kendinden çok küçük sahiplerinden menkul... Oyuncular seyirlik ve maalesef iki alkışa perestiş ediyorlar... Ortada yanan ateş laubali düşünürlerin çorbasını pişiyor. Buğusu mis gibi içine çeksen acı biberi nefesini bile yakıyor... Millet soğuktan o çorbaya kaşık atıyor... Belki ilaç olur diye soğuktan çatlayan gönüllerimize...
Ne yapayım mevsim kış derdimi anlayacak bahar mevsimine daha çok var. Ağaçlar tomurcuk dallarına hala. Birkaç çiçek olsa da memleketimin bademlerinde bazılarına yetiyor bayram için... Badem çiçekleri çağla olmaya görsün biraz su ve biraz tuz basacaklar ona yalancı baharı bekleyenler... Önce taze bahar satacaklar size tanesinden... sonra çok seveceksiniz onları daha fazlasını isteyeceksiniz... torbalarla size verecekler ama her biri bir öncekinden daha kart ve yenilmez derece olacak gel zaman git zaman... sonunda dişlerini yerinden oynatacaklar belki de kıracaklar dişlerinizi. tamiri olmayan bir diş kırığı... hep eksik kalacak dişlerin... dişlerin değil umutların… tutunmaya çalıştığın hayallerin çok eskilerde kalacak birden anlayacaksın. diş geçirmeye çalışırken sunulan taze çağla bademe umutlarının bir bir uçtuğunu anlayacaksın... geçmişi sineye çekeceksin. Unutmaya çalışacaksın geçen zamanı. Yıkılan dünyada ateşler içinde kalacaksın. Bir değil bin gece rüyalardan uyanacaksın. Kabusların olacak yapamadığın tüm şeyler, yarına bıraktığın hasretler için… bir selam eksikliği belki, mahallede her sabah ekmek almaya giden bastonlu amcaya. Belki dolmuşçuya para üstünü düzgün katlayıp verdiği için söylemediğin küçük bir teşekkür. Son sürat giderken fiyakalı arabasıyla seni görünce yaya geçidinde duran dik saçlı asi görünüşlü gence, geriye dönüp bakıp ta veremediğin bir hoş tebessüm…
Ah gönlüm eksik olsun yaşayamadığın zaman, eksik olsun senden düşünemediğin ve hakkını veremediğin anlar... Ak ki ne ahhhh… ayaz bir bana düşer bin sana düşer gönlüm. hakkını elbet alırsın geçen zamandan... veresiye çalışmıyor ki zaman yarına kalsın. dünden bu yana yarına ne kaldı ki; düşün bir dün işte bugün, maalesef yarın ise meçhul... Oysa nasıl bilirdin dünü önceki günden sevmiştin hani yarın diye. Umutların dündeydi bugüne hasrettiğin... dün nerde işte yaşadığın bugünde, umutların ise yine yarında... unutma beklemeye tahammülün yoksa veya hep ötelemek, düşünmemekse hayatı
“bugünün zindanları sana hayırlı olsun gönlüm”.... 14.01.2012
Atnan UĞUR
atnanugur@gmail.com